Açıklama

KUZUCUKLAR

Kurban Bayramı’nın ne olduğunu henüz bilmiyordum. Hiç yaşamamıştım. Daha miniciktim. Henüz üç buçuk yaşındaydım. 1961 yılıydı.  Ağır bir boğmaca geçirmekte olduğumuz için babam Edinburgh’daki vazifesinin başına, bizi annemle birlikte Bahriye anneannemin, Haydar dedemin yanına bırakarak gitmişti. Zavallı anneciğim, nasıl da hazırlık yapmıştı İskoçya seyahati için. Ertelenmişti hayalleri ve bir süre daha sabırla beklemesi gerekecekti eşi ve çocuklarıyla birlikte yurt dışına gidebilmek için. Fedakârdır annem her zaman diliminde, anneannem, babaannem gibi.

Haydar dedem İstanbul’da yetişmiş, bir mebus oğlu olarak çok sevdiği şehrine, Afyon’a ilkleri getiren yenilikçi bir insandı. 1920’li yılların sonunda ilk sinemacı olarak modern bir sinema işletmiş, kumpanyalar getirtmişti. Hamiyet Yüceses’i Türkiye’de, ilk olarak sahnede çıkartmış, Yüceses’in anne ve babası turneye devam ettiklerinde henüz on dörtlerinde olan kızları Hamiyet’i çok güvendikleri Haydar Bey’in annesi Rengigül Hanım’a emanet etmişlerdi. Rengigül Hanım da bir İstanbullu olarak, sabah kahvaltısına kadar özen göstererek misafir etmişti.

Savaş öncesi, babasından kalabilen Merkez Han’ı işlettikten sonra: Evlilik cüzdanında “Sinemacı” yazan Haydar dedemin sinemacılığı şehre renk katmıştı. Şehirdeki şahsiyetli binalardan biriydi sinema binası ve ilginç bir yapıydı, yusyuvarlak bölümü, balkonu ve dönerek çıkan geniş merdivenleriyle. Şık şık hanımların, beylerin çocuklarıyla geldikleri, kimisinin locadan seyrettikleri yepyeni bir sosyallik. Uzun boylu, yakışıklı, protokol adamı Haydar Bey, sinema bitimi, takım elbisesi, bazen papyonu, bazen kravatı, mendili ve yakasındaki çiçekle, elleri arkada dimdik en son izleyicisi çıkana kadar merdivenlerin başında durur, selamlayarak uğurlar. Ailesi de zaman zaman locadan seyreder. Sefa Oteli’mizin ortaklarından, baronun ilk avukatı mebus Ali Taşkapılı dayızadesi de ara sıra “Bizim çocuklar hangi locada?” diye sorarak, sosyalliğe iştirak eder.  

Sinemacılığından sonra çok uzun yıllar Gar Lokantası’nı on dokuz yıl işletir. Üstelik, ilk işletmeci olarak. Şehirlerin sosyal, ekonomik ve siyasal gelişimleri için vazgeçilmezi tren istasyonları ve Gar Lokantaları. Gar kütüphaneleri, tenis kortları. Gar Lokantası bir kültürdür, şehir kulüpleri gibi. Trenler genelde gece varır. CHP müfettişi Adnan Menderes, önce İsmet Paşa’nın arkasında sonra da ülkenin başbakanı olarak diğer devlet ileri gelenleri, iş adamları, doktorlar ve mühendisler, tercümanlar geceleri Haydar Bey’in masasında ağırlanırlar. Bu süreçte hem kendi şehrinde hem Eskişehir’de otel yatırımları ve işletmeciliği yapar. İlk yap-işlet-devret örneğidir.

İşi gereği tescilli ilk sucuk üreticisi olur. Yayla Sucukları. Dağlarında kekikle beslendikleri için her türlü hayvanın eti çok lezzetlidir. Sucuk ustasının özel formülüyle, tadı damaklarda kalır o sucukların lezzeti. Keza, teker halinde kaşar peynir, tenekelere basılan beyaz peynir. Gar Lokantası spesiyaliteleri de uzun masa sohbetleri kadar zevklidir.

Bu işletmecilik ruhuyla ve babasından alışkanlık ile büyük bir çiftlik kurmaya karar verir. Meralar, sebze bahçeleri, ağıllar, sorumluların kaldıkları odalar ile çiftlik, İzmir yolu üzerinde Araplı’da uçsuz bucaksız iki dağı da içine alır ama daha da güzeli, içinden kaynak suyu çıkar. Şifalı termal suyunun kaynağı. Faytonla gidilir. Doğanın kucağında, kuş sesleriyle kaynak suyunun içinde anneanne, anne ve çocuklar neşeyle oynaşırlar, tabii hastalıkları geçince. Büyük başlar, kuzular, koyunlar, kazlar, ördekler, atlar, beş yüzden fazla kavak ağaçları ve şırıl şırıl akan büyükçe bir akarsu.

Pembe Ev, bahçe içinde Haydar Bey’in kendi çizimlerini de yansıtarak, Alman ekolü mühendis ve mimarlara danışarak inşa ettirdiği bir anıt evdir. İki katlı, mahzenli ve dantela gibi çatısı, yuvarlak camı ile sanki bir masal evdir.

Çiftlikteki kuzuları o kadar sevmiştim ki dedem dayanamayıp, şehirdeki pembe eve yollattı ve ağaca bağladılar. Seviyoruz, besliyoruz ama zavallıcık öyle bir meeeeliyor ki annemle anneannem rahatsız oldular. “Biz, bu kuzucuğu yine anasının yanına gönderelim, yazıktır.” diyerek gönderdiler iki gün sonra. Bizim de gönlümüz oldu. Fakat hemen hemen her evin bahçesinde koyun, koç, kuzu ağaca bağlanmış, çocuklar besliyor. Çocuk aklımdaki soru “Biz niye beslemiyoruz?” Meğerse, Kurban Bayramı yaklaşıyormuş.

Pembe Ev, İstanbul İstasyonu’na yakın, bir dönem Yunan Komutanı Nikolaus Trikoupis’in karargâhı olan Bedri dedemin evi de İzmir İstasyonu’nda idi. Sıra sıra eski ahşap konaklar var, hepsi tanıdık. Rıza Çerçeller, Akosmanlar, Saraçeller. Bu gölgenin Millî Mücadele sonrası açık müze olarak kalabilmesini çok isterdim. Evlerin içleri, duvarlara yazılan yazıları ile...

Annemin elinden tutmuş yürüyorum, Bedri dedemin evinin bahçesine doğru. Birden bir meleme sesi ki nasıl canhıraş, kafamı çevirdim. Annem aniden gözlerimi kapadı ama göreceğimi görmüştüm. Hele bir de bazı yaşıtım çocukların alınlarının ortasındaki kan. Dondum mu, ne oldum bilemedim sanki, o kan benim yüzümdeymiş gibi bir utanma mı, üzülme mi hatırlayamadığım bir acıklı hisle kuzucuklarımızı düşündüm.

O gün, bu gündür kurban eti yiyemem. Hem kan kokusu hem pişerken ki koku ve düşüncelerim. Canlı canlı kesilirken strese giriyordur herhalde ve belki de bir korku salgılıyordur diye düşünmeden kendimi alamam. Tıpkı balık yakaladıktan sonra, o oltayı çıkartırken canının yandığını düşünerek, balık tutanlara bakamamam gibi.

Bir timsahın su içmeye eğilen, minik geyik yavrusuna hamletmesini, aslanın bir ceylanı kovalamasını televizyonda seyretmemek için ellerimle gözümü kapattığımda, annemin gözümü kapattığı an aklıma gelmesi gibi.

Âdetler, doğa kanunu, beden yaraları, gönül yaraları...

Asırlar boyu...

Kuzucuklar, kuzucuk kalamıyor...

Rengigül e-kitabımı kaleme alırken yazmıştım. Her okuyuşumda gözlerimde damlalar.