Açıklama

“Le Cid” -
“Stadyum dışında her renk güzeldir” olgusuna saygı ile…


Gençlik anılarımı kaleme alırken Ankara ve İstanbul’daki üniversite sınıf, okul ve özel arkadaşlarımı spor odaklı düşündüm. Hiçbirinin hangi futbol takımını tuttuğunu bilmiyorum. Hiç konu olmamış. Hiçbirinde bir kulübün formasını, atkısını görmedim. Futbol maçına gittikleri de konu olmadı ki aklımda yer etmemiş. Ankara’da basket ve voleybol maçlarına bir iki defa götürüldüğümü hatırlıyorum. Bir iki defasında eskrim izlediğimi de.

Bu bağlamda; İEL’in de köklü ve kuvvetli bir eğitim kurumu olduğunu Boğaziçili arkadaşlarımdan biliyorum. Binasının içini bizzat görmedim, ama eşim Ersin bir proje kapsamında fotoğraflarını çekmiş ve bana göstermişti. Çok etkileyici. Eski hocalar kuvvetli yetiştirirdi öğrencileri. Ve tabii vatansever, idealist. Okul futbol takımlarının GS gibi (RC, Vefa vs) devam etmesini arzu ederdim. Bambaşka bir spor dünyası olurdu sanırım, eğitim kökenli. Maalesef savaşta pek çok okul öğrencisini yitirmiş. Yine maalesef doğru ise Almanca hazırlık sınıflarını azaltmak planı olduğu üzülerek okudum.

Yıllar önce ailece Ali Sami Yen stadına yakın Mecidiyeköy’de arabamızla seyir halinde idik. Maç olduğunu bilmiyorduk. Trafik durmuştu. Pek çok fanatik taraftar çoşku içindeydi. Arabaları sarsıyordu. Çok korkmuştum. O yıllarda futbol kulübü renklerindeki kaşkol takanlar sokakta rahat gezemiyordu. Kimi hayatından oluyordu.

Babamı tuttuğu takımın forması ile görmedim. Ersin hiçbir futbol takımı tutmaz, maçlardan da hoşlanmaz. Sanırım beni etkileyen özelliklerinden biri olabilir. Futbolcu arkadaşları stadyuma sokarlarmış, yarıda çıkarmış. Bir maçı başından sonuna izlememiş. O zamanlar taraftar için forma, atkı vs yokmuş. Kulüpler bazen kâğıttan kendi renkleri ile şapka yapıp dağıtırlarmış. Sonradan pelerin çıkmış. Bazı futbol meraklıları annelerine bere ördürürlermiş. Ersin “Tekmilibirden” filmlere meraklıymış. Saat 10.30’da sinemaya girer 18.00 gibi çıkarmış. Rukiye anneannesinin Galatasaray beresi ve bayrak ile fotoğrafından aklımıza geldi, abisi Galatasaray takımını tutarmış ve anneannesinin fotoğrafını çekmiş. O fotoğrafın futbol tarihi müzesine uygun olduğunu düşünüyorum. Torunun takım sevdasına poz vermiş. “O fotoğrafı bulalım da inceleyelim” dedi Ersin.

Çocukluğumda futbol ile aklımda kalan: Metin Oktay’ın filmi. Babamın Heybeli’den Büyükada’ya geçtiğimiz bir yaz günü Lefter ile sohbeti. İlk gençlik yıllarımızdan aklımda kalan: Mark Spitz. Korukent’te oturduğumuz zamanlarda ara sıra Tanju’yu görürdük. Bir tatil günü bizim bloktan BJK formalı, bizden 10 yaş kadar genç sportmen bir komşumuz çıktı. Tebessümle “çocukluk hevesi ile forma giymiş” dediğimde Utku “O Ertuğrul anne” dedi. Utku da dedesi gibi Beşiktaşlı. Bizim şoför koyu Galatasaraylıydı, Utku ile yol boyunca maç kritiği yaparlardı. Futbol dilinde “Başkan” anımsıyorum. “Merhaba Başkan”. Üniversite dili “Hocam”.

Futbolu ve lezzetli yemek yemeği, özellikle dondurmayı çok severdi babam. Hayatı Beşiktaş’ta geçtiği için koyu bir Beşiktaşlı idi. Gece maçlarını bile kaçırmazdı. Pingpong oynamayı da çok severdi. Bezik de iyi oynardı. İskoçya ve Londra’da da aktif futbol tutkusunu aksatmadı, çok güzel ping pong oynardı. Almanya’da öğrenmiş, fakülte son sınıftaki yaz stajında. Fakültenin aynı zamanda futbol takımında imiş. Sol açık olarak. Asistan olduğunda masa tenisini fakülteye kurdurtmuşlar. Öğlen ya da ders aralarında ping pong oynarlarmış. Ben birkaç kez tanık oldum. İskoçya’da British Council’ın lokalinde oynardı. Babam solaktı ve araba kullanmasını da Londra’da öğrendi, trafik kuralları sol, tam babama göre idi. Küçüklüğümden itibaren ping pong beyaz küçük toplar evimizde olurdu, hep hoşuma giderdi. Markaları da önemli idi anladığım kadarıyla.

RE Books Arts arşivimdeki “Kuruluş: Mekteb-i Sultani’den Galatasaray Spor Kulübü’ne Türkiye’de Futbolun Erken Çağı (1904-1907)” kitabı 1904 ile başlar. 124. sayfasının başında “Bu takımdaki 11 futbolcudan 10’u Mekteb-i Sultani kökenliydi” yazar. Sayfada çok da hoş, anlamlı bir görsel var. Fotoğraftaki yazı şöyle: “484 Asım Tevfik hem kalecilik ediyor, hem de “Le Cid” ezberliyor”.

“Le Cid” Fransız tiyatro yazarlığının şahikası sayılıyor. Hasan Ali Yücel Klasikleri dizisinde yer alır. Yani kaleci 17. yüzyıl Fransız tiyatrosunun en büyük üç yazarından birini (Pierre Corneille) okuyor maça hazırlanırken! Müthiş değil mi? Kültür ve Spor! Bu önemli bir konu. Galatasaray bir kültür ve bu kültürün kökleri köklü bir eğitimden çıkmış. Ülkemizde okuldan çıkmış, devam eden tek spor kulübü, dünya çapında olmuş. Mesele sahip olmaktan öte sahip olduğuna sahip çıkmak. Kültürlü, bilgili, lisanlara vakıf gençlerimizin Türk sporunda yer alması ve dünya çapında başarı kazanması. Donanımlı, saygılı, toleranslı, atletik, ruh ve beden sağlığı ile mutlu gençlerimizi sporun her alanında çalışmaya teşvik etmek gerektiğini düşünüyorum. Spor sportmenlik demekse ki zarafeti yansıtır, konuşması, hitabeti, otokontrolü ile topluma örnek olmalı.

Özellikle futbol büyük bir sektör. Yani Simon Kuper’in dediği gibi “Futbol Sadece ve Asla Futbol Değil”. Bu büyük gücü, maddi ve manevi çok akılcı kullanmak gerek. Kişilere, kişilerin kazancına indirgemeden kurum kimliğinin kazancını, itibarını, sürdürülebilir başarısını düşünmek gerek. Yönetimler, teknik direktörler, oyuncular, taraftarlar yıllar içinde değişir. Bu değişimde tek değişmeyen güçlü markadır. Bu markaya saygıdır. Barışçıl, uyumlu, birlik ve beraberlik duygusu yüksek kültürlü bireylerin, gelecek kuşaklara aktaracağı tek değer; saygın ve köklü bir markanın dünya çapında maddi ve manevi gücüdür.

Kişiler de şunu öncelikle düşünmelidir: Her birey aslında bir markadır ve ülkesini temsil eder. Babamın döneminde hocalar kürsüde ders verdikleri için öğrencilere örnek olmak adına kıyafetlerine, saç sakal traşlarına, hitabetlerine çok önem verirlerdi. Bu mesleki eğitim kadar önemli bir eğitimdir. Her meslek grubundaki her birey bu konuya dikkat etmeli diye düşünüyorum.

Babamla aynı kurumdan arka arkaya ebediyete uğurladığımız Turgay Şeren Bey, hayli yaş almıştı, rahatsızlığı vardı, ama zarafetini, bir hanım yanına yaklaşırkenki davranışını örnek olması adına gözlerimin video olmasını isterdim. Babası Galatasaraylı (mektepli aynı zamanda) Süleyman Seba da benzer çizgideydi. Röportajlarında da aktarıyor. Futbol kardeşliğini, dostluğunu, rakip olsalar dahi!

Herkesin tercihlerine saygım var tabii ancak toplumun huzurunu, yaşam düzeyini bozmamak kaydıyla. Levent’ten Suadiye’ye giderken mecburen Fenerbahçe Stadı’nın önünden geçiyoruz. Bazen maça denk geliyoruz. Trafik kilit. Stadyumlar şehrin dışında olmalı. İngiltere’de yaşarken maç zamanı maçın olduğu bölgeye gitmezdik. Pub’lara da. Tıpkı evimizin önündeki sahile, kumsala pazar günü inmediğimiz gibi.

Eskrim, artistik paten, epic drama, yabancı filmler, kitaplar, fotoğraflar vs. bana göre. Moda konusuna gelince: Podyumlardaki mankenlerin sergilendikleri kıyafetleri kim giyer diye düşünürüm. Ama spor gibi moda da kazançlı bir sektör anlaşılan.

Eski kültür, dirlik düzen, abi-abla-kardeş, dostluklar, arkadaşlıklar kalmış mı? Ayıp sözcüğü unutulmuş mu? Kavram kalkınca sözcükler de dilden yok oluyor tabii. Bir markanın yükselmesi, marka değerinin artması mı amaç? Görünen, dışa yansıyan; hizipleşme, kişilere indirgenmiş ayak oyunları mı? Futbol aslında dilimizde ayak topu, ama iş ayak oyununa mı dönmüş? Spor kulübü sportmenlikten uzaklaşmış mı? Eski terbiye ve köklü kültür yansıyor mu futbol gibi tüm spor faaliyetlerinde?

“Le Cid” ile yoğrulan ve her takımdan dostlarıyla birlikte saygı ile hoşça vakit geçiren Seba’nın ifadelerine izdüşüm babam gibi mesleğinin yanı sıra futbol takımına da tutku ile bağlı, ama diğer takımların taraftarlarına toleranslı nesiller olması, “stadyum dışında her renk güzeldir” olgusuna saygı umuduyla.

***

“Oğluna Söyle!” Rıza Seba

Çok anlamlı söz, zira çocukları anne yetiştiriyor o dönem! Her dönem aslında. Anne öyle önemli ki çocuk eğitiminde! Eğitimli, kültürlü, görgülü, bilgili, geleceği öngörü ile görebilen olmalı.

RE Books Arts’ta kitap, dergi, slayt, fotoğraf, nadide kültür mirasımızdan örnekleri ayrıştırmaya devam ediyorum. Elime geçtikçe yadigar ilgili belgeleri bir araya getiriyorum.

Babam Prof. Dr. Faik Yaltırık, eski Beşiktaşlı ve Kabataşlı idi. Kabataş Erkek Lisesi dergilerinin 2. sayısında Süleyman Seba ile röportaj var. Süleyman Seba, Allah rahmet eylesin, saygın bir beyefendi idi. Röportajda çocukluğunu sormuşlar. Pek güzel anlatmış. Babası bir çiftlik kurmuş. Galatasaray Lisesi mezunu imiş. Rahmetli halası ve babaannesi Akaretler’de oturduğu için Akaretler’e taşınmışlar. Babasının adı Rıza Seba imiş. Çok da güzel bir fotoğrafı var Rıza Bey’in, kucağına minicik Süleyman ile. Ailesini, okul hayatını, futbolu, sporu kendi gençlik dönemi ile kıyaslayarak anlatmış.

“Bir gün hiç unutmuyorum Şeref Stadı’nda Ankara Demirspor ile oynuyoruz. Yıl 1946 olabilir. Rahmetli Gündüz abi de Demirspor’da oynuyor. Naci Özkaya da, Galatasaray’ın sonradan kaptanı olan Sarı Naci yani, Demirspor’da oynuyor. Ben santrfor oynuyordum. Sarı Naci ile ben bir kafa topuna çıktık. Ben yere düştüm. O anda şeref tribününde bir ayaklanma oldu. Ama ben önemsemedim. Maçtan sonra eve gittiğimde, o ayaklanmanın nedeninin babam olduğunu anladım. İlk defa maça gelmiş. Kapıda “Ben Süleyman’ın babasıyım” deyince içeriye almışlar. Sarı Naci ile aramızdaki mücadeleyi görünce sinirlenmiş. Eve gelince anneme, “Oğluna söyle bir daha böyle şeyler istemiyorum!” demiş. Ama bu futbol, her şey oluyor.

Bizim futbol oynadığımız dönemlerde tamamen amatör bir ruhla hareket edilirdi. Sistem de bunun üzerine kuruluydu. Bunun için o seneleri hayırla yad ediyorum. Bizim o zamanki takımımızdan kala kala 6-7 kişi kaldık. Hepsi sizlere ömür, vefat ettiler. Hakkı Kaptan, Şükrü Kaptan, Çengel Hüseyin.

Şimdi söylesem birçokları alınacaklar, isterlerse alınsınlar, şimdiki gibi değildi o zamanlar. Birbirimize ve kulübümüze sevgi ile bağlıydık. Çok üst seviyede bir arkadaşlık ruhu vardı. Şimdi o geriye kalan birkaç arkadaşla biraraya gelip, hep o günleri yad ediyoruz. Sadece Beşiktaş’ta oynayanlar değildi arkadaşlarım. Galatasaray ve Fenerbahçe’de de arkadaşlarım vardı. Sık sık olmamakla beraber onlarla da biraraya geliyoruz. Onlarla yan yana geldiğimizde, kucaklaşmamız çok daha başka türlü oluyor. Malzeme yoktu, sahamız yoktu… Bir Şeref Stadı vardı… Toz, toprak, çamur…”

Uzun bir röportaj. Rakipler ile nasıl dostça olunduğunu, esprilere birlikte gülündüğünü anlatıyor. İşte ben o dönemin ve öncesinin sadece sporundaki değil her alandaki saygı içeren arkadaş olabilmenin özlemini çekiyorum. Dizilerin fragmanlarındaki davranış ve sözlere de hayretler içerisinde bakıyorum.

Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere bu kıymetli vatan topraklarında okuyup, çalışıp, spor yapabilme gibi uğraşlarla var olabilmemizi sağlayanların ruhu şad olsun. Huzurlu, mutlu ve sağlıklı, doyuma ulaşmış, kendi kendine yeten, zarif, saygılı fertlerden oluşan bir dünya olsun ve dünya gülsün dilerim.

Rengigül Yaltırık Ural
Mayıs 2026