Açıklama

Covid-19 gölgesinde geçen günlerde “Bir İstanbul Beyefendisi: Ertuğrul Zorlutuna” yazımı paylaştığımda yorumlardan biri Yaşar Kemal* ile ilgiliydi. Aklıma 27 Nisan 2017 tarihinde Fest Travel’da “Fotoğraf Gösterili Söyleşiler – Hocanın Ardından: Prof. Dr. Faik Yaltırık Anısına” gerçekleşen “Bu özel gecemizde Fest Travel Yönetim Kurulu Başkanı Faruk Pekin, hocamızın öğrencilerinden 1967-69 dönemi Orman Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı Fahri Aral ve Doç. Dr. Necmi Aksoy’dan efsanevi hoca Faik Yaltırık’ı dinliyoruz.” diye başlayan anma toplantısında Fahri Aral Bey’in konuşması geldi. Fotoğrafları, videoları çeken Hazan Havlucu Hanım’dan rica ettim. Eksik olmasın hemen bana wetransfer yaptı. Arşivime aldım ve konuşmaları yazıya döktüm. Fahri Aral’ı “Karalama Defteri”nde Doğan Hızlan “Yayın dünyasının önemli adlarından biri. Özellikle akademik yayıncılıkta gerçekten adı önemli biri. Sana da artık duayen diyeceğiz. May’da başladın. Önce özel sonra üniversite yayıncılığı. Şöyle yayıncılığa bir kuş bakışı baksan!” diye tanıtıyor.

’85 yılında Fest Seyahat’i kurduk. Bazı çabalara giriştik. O ara doğayı gezdirmek istiyoruz. Bugün aramızda Fahri Aral. Hem hocamızın öğrencisi hem de ’68-69 döneminde Orman Fakültesi Talebe Cemiyeti’nin başkanı. O aralar da “Tarih ve Toplum”un yönetmeni. Ben böyle arayış içinde olunca “Yahu” dedi “Faik hocadan daha başka kimi bulacağız?” ve böylece Faik hocayla yollarımız kesişti. O aralar biz de dağ tepe yürüyorduk ama  o flora denilen şey bambaşka bir olay. Ben her yeri gezdirdim ama hâlâ bilmem. Bu apayrı bir konu çünkü. Önce İstanbul’da Belgrad Ormanı, Atatürk Arboretumu… Hocamızla Mayıs ‘92’de başladık. Biz hocanın arkasından yollara düştük. Tabii bu geziler çok ilgi gördü. Hocanın bambaşka bir yeteneği vardı. O anlatma denilen şey çok çok önemli. Önce İstanbul, derken Bursa, Abant, Yedi Göller devam etti. Hoca bazen, çoğunlukla daha doğrusu; takım elbise kravat ile derse girer gibi idi ama bu çok hoş bir olay. Her akademisyen de bunu yapamaz. Örneğin profesör Kazım Çeçen, İstanbul Su Yolları’nı bilinir hale getiren çok değerli bir insandı. Kazım Çeçen’e gittim, kanına girdim, 4 tane gezi yapacağız, hocayla anlaştık. Birinci gün evinden aldım. Kazım Çeçen’le beraber o  Bentler, barajlara giriştik. Yaptık. Döndük. Pazartesi aradım kendisini heyecanla “Nasıldı?” diye. Donuk bir ses! “Ya yavrucum, sen yaptın beni Fareli Köy’ün Kavalcısı. Ben alışmışım kara tahta önünde konuşmaya. Bana tuhaf geldi bu.” dedi. Şimdi bu apayrı bir olay aslında.  Faik hocamızın bu özel bir yeteneği idi. Müthiş güzel bir anlatım gücü, apayrı bir değerlendirme. Avuçlarıyla gösteriyor. “Bak burası Ege şimdi. Nehirler böyle yatay gidiyor.” diyor. El kol hareketleriyle müthiş bir anlatım gücü.  Ben hocamla iki kere gezi yaptım. Daha doğrusu hocam benim yaptığım gezilere katıldı. Bir tanesi Kapadokya idi. ’93 yılında. Kapadokya’ya gittik. Ben de anlatıp duruyorum ama Kapadokya, sonuçta orada da flora var, benim de çok iyi bildiğim konular değil. “Bak Faruk’cuğum, onlara kriptik bitki denir.“ dedi. Ben Kripton biliyorum hayatımda. Biz solcu iken Metin Toker vardı, İnönü’nün damadı. Koministlere karşılık kripto derdi. Meğer bunlar yer altında olup, sonradan patlayan demekmiş. ‘95’te de Karadeniz’e gittik, Güler Hanım ile beraber. Olağan üstü bitki çeşitliliği. Hocam da anlatıyor durmadan. Hocam konuşuyor, bir ara baktım eşi Güler Hanım hayran hayran dinliyor. Muzurluk ya! Gittim yanına “Güler Hanım ilk defa mı dinliyorsun?” dedim. “Faruk Bey bak çok güzel anlatıyor.” dedi. Hoca adım adım önce İstanbul daha sonra Uludağ florası ardından sayısızca Sapanca, Abant, Yedi Göller gezileri yaptı. Spil Dağı, Kaz Dağları, hep üstüne üstüne getirdi ve geriye efsanevi gezi anıları kaldı. Spil Dağı’nda bulduğu bitkiler… Hocamız böyle ortalamanın altında gibi kalırdı ama en önde yürürdü. Herkesten canlı giderdi.

’85-90’larda başladığımız bu gezilerdeki jenerasyon da yavaş yavaş ağaçları, florayı öğrenmeye başladı. Bu da önemli katkı idi. Farklı izler kalmaya başladı. O yüzden hep efsanevi hoca lafını kullandık. Çünkü Faik hoca hem ağacı sevdirdi, ağacı sevdirirken doğayı sevdirdi. Hem doğayı daha anlamlı kıldı. Hem de sürdürülebilir bir gelişme ortamına nasıl sahip çıkacağımızın izlerini verdi. Gerçekten de sonra baktığımızda; bir dergi çıktı Atlas, yayın kurulunda baş kişi. National Geographic Türkçe çıkmaya başladı, hocam baş köşede. Böyle önemli bir katkısı var. Benim anlattıklarım kültür gezisi açısından, gezi kültürü açısından hocamızın yeriydi. Şimdi yerini Necmi Aksoy ile doldurmaya çalışıyoruz ama müthiş bir birikimdi. Her gittiği yerde izi vardı çünkü. Orada şu ağacı dikmiş, burada bunu yapmış. Birisine Faik hoca diyorsun “A!” diye başlıyor. Gerçekten de gezi kültürüne çok büyük bir katkısı oldu hocamızın. Bizim en son etkinliğimiz aslında 9 Nisan’da “Karbon Ayak İzi Ormanı”nın üçüncüsünde 10.000 ağaç dikme günü idi. O alan “Prof. Dr. Faik Yaltırık Alanı” olarak hocamıza ayrılmıştı. Ben burada sözü bitiriyorum. Benden sonra Fahri Aral konuşacak. Fahri Aral hocanın asistanlık dönemindeki öğrencisi.”

“Orman mühendisi oldum ama meslekte çalışmadım hiç. Yayıncılık yaptım. Hapishanelere girdik çıktık. Bu hapishanelere girip, çıktığım zaman Faik hoca “Yahu, bak! Sana bir şey söyleyeyim. Önce şu okul bitir.” dedi. “Hocam onu da bitiririz.” diyordum ama 11 senede bitirdik okulu. 1964’te girdim 1975’te çıktım. Hiç unutmam tabii botanik; 2. sınıfta görülür, Necmi (Aksoy) bilir. O zaman Faik hoca asistandı. Doktorasını yeni yapmıştı. Kürsünün ağır toplarından tabii kürsünün başkanı Hayrettin (Kayacık) Bey vardı ama bir ağır top daha vardı. Burhan Bey ki Burhan Aytuğ ile çok iyi anlaşırdık biz. O bir klasik müzik meraklısıydı. Hep bana sorardı. Ben de o sıra yeni yeni dinliyorum. Ve siyah bir Buick arabası vardı. Rahmetli ölene kadar onu kullandı. Bir Amerikan arabası, 50 model mi, 55 model mi? Sözlüydü sınavlar. Önce Hayrettin Kayacık alır, ondan sonra Burhan Bey alır. En sonunda Faik Bey ile karşı karşıya kalırız ve masaları dolaşır. Ben en son Faik Bey’e geldim. “Sana bir şey soracağım. Sen şimdi cemiyet başkanı da oldun. Çalıştın mı?” dedi. “Hocam, bir şeyler biliyoruz.” dedim. “Dur sana kolay sorayım.” dedi. “Yapmayın hocam, çalıştım gerçekten.” dedim. Çünkü o sıra ben “Orman Fakültesi Talebe Cemiyeti Başkanı olmuştum ve bir siyasi kimlikle gelmiştik oraya. O güne kadar cemiyet seçimlerinde Faruk bilir gençlik; Karadenizliler, yok Kürtler… Cemiyet seçimleri bir yarış içinde geçerdi ki bizim fakülte de öyle idi. İlk defa benim başkan olduğum bir dönemde böyle devrimci bir grup kurduk. Faik hoca sordu bana “Nedir bu devrimcilik?”. “Hocam nasıl anlatacağım sana?” dedim ama çok hoş sohbetlerimiz oluyordu. Cemiyet başkanı olduğum zaman da benim yaptığım işleri çok takdir ederdi. Çünkü kitleden kopuk cemiyet başkanlığı yapmazdık. Öğrencilerin odun ihtiyaçlarını karşılardık, zati ihtiyaçlar derlerdi o zamanlar. Bursların peşinde koşardık. Teksir yapardık. O zaman kitap yoktu. Ders notları vardı. O anlamda da Faik hoca beni her gördüğünde “Aferin, sen iyi işler yapıyorsun.” derdi. Öyle öğrencilik yılları geçti. 68-69, öğrencilikle çok işimiz kalmadı. 70’li yıllarda da iyice koptuk. Ben bir ve ikiyi atladım. Üçten sonra malum ’71, 12 Mart… O anlamda Faik hocayı çok az görürdüm. Arada bir karşılaşırdık. Botanik kürsüsünde bir işimiz olurdu. “Ne o yine benden bir şey mi isteyeceksin?” derdi. “Hocam, Burhan Bey’le görüşmeye geldim.” diyordum çünkü Burhan Bey’le sohbetimiz daha farklıydı bu anlamda.

Yaşar Kemal’i getirdik bir gün. Cemiyet başkanı iken. Tabii bir yandan da bir çekince de vardı. Okulda sağ görüşlü arkadaşlar da vardı “Acaba ne yaparlar?” diye. Hatta birileri “Ya bu koministi niye getirdiniz buraya?” dedi. Derken Yaşar abi tabii çok güzel konuştu. O akşam Faik Bey de vardı. Burhan Bey en önde oturuyordu. Hayrettin Bey de en önde oturuyordu. Tabii Yaşar abinin yanında başka olay! O, bir başladı Toroslar’dan envaiçeşit ot, ondan sonra bir suyun hikâyesini, adını unuttum şimdi yukarıdan aşağı Toroslar’dan nasıl iniyor,  diye anlattı. Sonra bitti konferans “Bu adamı niye getirdiniz?” diyen sağcı arkadaşlarımız geldiler “Hocam valla tebrik ederiz seni.” dediler. “Bak dinlediniz, aklınız yerine geldi.” denmeye başlandı. Tabii Faik Bey bunları dışardan izliyordu. Çok hoş bir şeydi. Okulla fazla ilişkim olmadı. Hapishaneye girdikten sonra çıktım. Gördü beni. Okulu bitiriyordum 75’te, geldi beni tebrik etti. “Pekii ne yapacaksın?” dedi. “Hocam ben orman mühendisliği yapamam ama başka işlerle uğraşacağım.” dedim. “Sen yine bir şeyler yapacaksın.” dedi. Tarih Toplum Dergisi çıkarıyordum. Biraz Faik hocaya hava atmak için öğrenciyken “Hocam Aznavur diye bir adam var İstanbul’un bitki florasını yazmış.” dediğimde “Ya onlar aşıldı, oğlum! Şimdi neler var!” dedi. Aznavur da tabii 1800’lerin sonunda yazmış galiba ama ben hani bilgiç olduğumu göstermek için söyledim. Yıllar sonra Faruk bu kültür gezileri başlayınca bitki florası ile ilgili aklımda bir şeyler kalmamış.  “Faik hoca var. Başka kimse olmaz. Mutlaka.” dedim. Sonra aradım evden. Bizim Melih Bey vardı. Melih Boydak’tan almıştım telefonunu. “Yahu nerden çıktın?”dedi. “Hocam Faruk Pekin var. Fest Turizm. Seni arayacak.” diye konuştuk. Ondan sonra iş başladı. Faruk anlattı zaten.

Ama başka bir şey söyleyeceğim. Çok önemli. Ben 1974’te hapishaneden çıktım. Basınköy’de bir ev tuttuk. 75-76’ya kadar orada oturduk. Yaşar Kemallerin evi de bizim tam karşımızda idi. Tilda. İlk eşi. Kitapları İngilizce’ye çeviriyor. Tabii mükemmel bir İngilizce. Fakat arada bir beni arıyor. “Fahri bu ot ne demek?” diye soruyor. “Ne bileyim Tilda ya!” diye cevap veriyorum. En sonunda “Peki, ne yapacağım ben?” dedi. “Ben sana bir telefon numarası vereceğim. Ben konuşacağım hocayla. Sen başın sıkıştığı zaman ararsın.” dedim. Ve o iş başladı. Artık kaç sene sürdü bilmiyorum. Bütün o Yaşar abinin kitaplarında geçen Çukurova’daki bitkilerin Latinceleri v.s.’lerini hocayla yaptı. Sonra Tilda bana dedi ki “O olmasaydı, ben bunları çeviremezdim.“  Ve şu anda İngilizce metinlerde onların karşılığını kesinlikle Faik Bey bulmuştur, söylemiştir derim. O bakımdan gerçekten çok önemli, çok büyük bir insandı. Kendisini sevgiyle, saygıyla anıyorum.”

Babamı anma toplantısı öncesinde, 9 Nisan 2017’de Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı ile birlikte üçüncü “Karbon Ayak İzi Ormanı”nın fidanlarını Lüleburgaz-Babaeski arasında Osmaniye köyünde dikmiştik. Necmi Aksoy hoca da bizleri bu gezide bilgilendirmişti. Kendisi bir grup botanikçinin ortak çalışması sonucu Peygamber çiçeği ailesinden gelen ”Centaurea yaltirikii”nin Türkiye florasında birçok odunsu taksonun isimlendirmesini yapan, orman botaniği konusunda önemli eserler veren ve birçok botanikçinin yetişmesine katkıda bulunduğu için babamın soyadını vermişti.

*“Yaşar Kemal yıllarca ormanın yanında kuş sesleri ile yaşadı. Başta 4. katta idi, zamanla yaşlanınca 1. kata bahçeli bir eve taşındı ve hep doğa ile iç içe oldu. Bir bakarsınız Florya’da deniz kenarında yürür, bir bakarsınız ormanda, bir bakarsınız tren yolu kıyısında raylarla yan yana… Doğanın içinde yaşadı hep bir şekilde. Yaşar Kemal’in ardındaki gizli neferdi Tilda teyze. Kitaplarını çeviren, yayınevleri ile bağlantıları kuran… Tashihleri yapan… Cefayı çeken. Sitenin kuruluşu sırasında da belki de babanızdan yardım istemiştir. Ağaçlandırma Orman Fakültesi yetkililerinin önerileri ile yapılmış, türler de bu şekilde seçilmiş çünkü. Toprakta kayma riski olursa diye kökleri hem azot bağlayıcı, hem de toprağı tutan türler seçilmiş. Tüm büyüklerimizin sayesinde de biz kuş sesleri, çeşit çeşit ağaç ve bitki arasında çok mutlu büyüdük. Yaşar Kemal, Çetin Altan, MISTIK gibi büyüklerimizin kucağında havalara kaldırıldık, oturduk, başımız okşandı. Sonrasında da çok şükür çocuklarımız kuşları, bitkileri tanıyanlardan oldu. Hepsine şükranla…” Dilek Yalçın Demiralp,  Nisan 2020

Yaşar Kemal ilk ve ikinci izdivacında köklü ve kültürlü aileden yetişmiş, saygın, iyi eğitim almış, ketum, nerede durmasını bilen, sabırlı, yabancı dillere vakıf kadınlarla yaptığına göre; bu Yaşar Kemal’in şansıdır diyebilirim. Semiha Baban da babamı pek sever, sayardı. Bunu gözlerindeki ışıltıdan ve “Çelebi ” diye başlayan sözlerinden biliyorum. Yaşar Kemal Orman Fakültesi’ndeki anısını “Ben ormancıları çok severim.” diyerek Divan Oteli’nin lobisinde karşılaştığımızda da anlatmıştı. O günkü heyecanı sesindeki tipik tonlamalar, el hareketleri hafızamda canlı durmakta. Videoyu seyrederken ve yazıya dökerken gözlerim video olsaydı diye düşündüm. Zaman zaman da gözlerimin video olmasını diledim hayatım boyunca. Teknoloji geliştikçe, chip, robot gibi icatlar ile yeni yaşam biçimlerine yol alan dünyamızda belki bir gün bu ifade ettiğim gerçekleşebilir. Nice güzel anılar ile acı-tatlı hayat! Aramızdan ayrılanların ruhları şad olsun. Geride kalanlara Covid-19 gibi nice hüzünlerden azade güzel ve sağlıklı ömürler dilerim.